İlk Yazı, On Yıl Sonra
Bir blog yazısının nasıl başlaması gerektiğine dair çeşitli ekoller vardır. Birincisi dramatik açılış ekolu dur: "O gün her şey değişti." diye başlarsınız, okuyucu nefesini tutar. İkincisi felsefi sızlanma ekolu dur: Herakleitos'tan bir alıntı, ardından varoluşsal bir kriz. Üçüncüsü ise benim on yıldır başvurmadığım, şimdi tereddütle kapısını çaldığım ekol olan: dürüstlük. O zaman dürüst olalım. Bu yazı, bir geri dönüş yazısıdır. Ama kimin geri döndüğünü tam olarak bilmiyorum. Çünkü giden de pek belli değildi.
On yıl önce bir blog vardı. Kelimeler akıyordu, cümleler gidiyordu, okuyucular — belki iki kişi, belki on kişi, belki yalnızca annem ve bir internet botu — bu satırları okuyordu. Sonra bir gün sustum. Pek dramatik bir kararla değil; hayat, insanın blog yazacak kafasını yavaş yavaş, sessiz sedasız çalıyor. Tam cümleyi kurarken çocuk ağlıyor. Tam taslağı kaydederken telefon çalıyor. Tam yayınlayacakken akşam ezanı okunuyor ve siz kendinizi mutfakta, elinizde spatulayla, "ne anlatacaktım ben" diye düşünürken buluyorsunuz.
On yıl. Bunu rakamla yazınca hafife alınabilir: 10. Ama bir düşünün: on yıl önce Instagram yeni sayılırdı. TikTok diye bir şey yoktu. Yapay zeka hâlâ bilim kurgu filmlerinde kötü adamdı, gerçek hayatta kimsenin blog yazmasına yardım etmiyordu. Şimdi bir yapay zeka bu cümleyi okuyup "harika yazı!" diyebilir. Ben ise düne kadar hâlâ "yazsam mı" diye düşünüyordum. Demek ki bazı şeyler değişmiyor.1
Ne değişti ki yazacaksın?
Artık kimse okumuyor zaten.
Sen kimsin ki birilerine bir şeyler anlatıyorsun?
Tornavida mı sıktın bugün, aferin sana, Tolstoy.— Kafamdaki küçük kötü adam, her sabah
Bu sesler tanıdık mı? Eğer tanıdıksa, buyurun, aynı kulübün üyesiyiz. Aylık üyelik bedeli yok. Toplantılarımız yok. Tek şartımız var: o sesi duyduğunuzda, yine de yazmak. Ya da en azından kalemi eline almak. Ya da en azından klavyenin başına geçmek. Ya da en azından ilk cümleyi yazmak. Ya da en azından başlığı yazmak. Ya da en azından boş sayfaya bakmak. Küçük adımlar, efendim. Başarı koçluğu kitabı almak zorunda değilsiniz; ben buraya kadar ucuza getirdim sizi.
Şimdi size on yılı özetleyeyim. Evlendim. Bunu küçük bir parantez gibi geçiştirmek istemiyorum; çünkü evlilik, insanın kendi içinde kurulu düzenin sessizce yıkılıp yeniden inşa edilmesi demek. Bir insan gelir hayatınıza — ve o insan gelince, kapı tokmaklarının yüksekliği tartışılır, televizyon sesi konusunda anayasal düzenlemeler yapılır, "sofra nerede kurulacak" meselesi uluslararası bir müzakereye dönüşür. Ama bütün bu küçük sürtüşmelerin altında, sessizce, bir şeyler kurulur. Bir sıcaklık. Bir zemin. Bir "tamam, burası yuvam" hissi — ve bir kez bu his yerleşti mi, artık geri dönüş yoktur.

Sonra matematik öğretmeni oldum. Tahtanın karşısına ilk geçtiğimde, önümde otuz çift göz vardı ve her biri farklı bir soru soruyordu — bazıları sesli, çoğu sessiz. Yıllarca o sorulara cevap aradım. İlkokul çocuğuna sayıların neden var olduğunu anlattım, lise çocuğuna bir eğrinin neden eğim değiştirdiğini, ileri seviye öğrenciye ise sonsuzluğun bile sınırları olabileceğini. İlkokulun o masum sayı doğrularından ileri diferansiyel hesabın soğuk güzelliğine kadar uzanan bu yolculukta her durakta farklı bir insan bekliyordu beni — ve her "şimdi anladım" anında, sanki matematiği ben de ilk kez keşfediyormuşum gibi bir his geçiyordu içimden. İki kez Yılın STEM Öğretmeni seçildim. Bunu söylemek garip geliyor; çünkü ben sadece sevdiğim şeyi yaptım. Ama galiba sevdiğin şeyi yapmak, zaman zaman ödül de kazandırıyor.
Sonra iki çocuk geldi. Burada kalemim duraksıyor — çünkü "iki çocuk" ifadesinin içindeki ağırlığı taşımak için kelimeler yetmiyor, noktalama işaretleri yetmiyor, hiçbir yazı tipi yetmiyor. İki çocuk demek: gece ikide uyandığınızda hâlâ insan kalabilmek demek. İki çocuk demek: "benim saatim" diye bir kavramın, tatlı bir efsaneye dönüşmesi demek. İki çocuk demek: hayatın merkezinin, son derece keyfi ama son derece kesin bir biçimde, sizden onlara kayması — ve siz bu kayışa hiç itiraz etmiyorsunuz. Çünkü onların gülüşü, içinizdeki o eski karanlık fısıltıyı susturuyor. Tamamen değil. Ama yeterince.
Ve geçen yıl, biri bizi öldürmeye çalıştı.
Bunu nasıl yazmalıyım bilmiyorum. Komik tutmaya çalıştığım bir yazıda bu cümle yanlış yerde duruyor, biliyorum. Ama hayat da zaten böyle duruyor çoğu zaman: tam ortasında, hiç yakışmadığı bir yerde, bir ağırlıkla. Siz kendinize "bugün normal bir gün" diyorsunuz — sonra normal günün tam göbeğine bir şey düşüyor ve her şey değişiyor. Biz hayatta kaldık. Allah yeni bir hayat lütfetti. Bu tek cümlenin içinde, benim için, söylenmemiş her şey var. Koca bir kütüphane. Kütüphanenin kapısını şimdi açmıyorum — onu başka bir yazıya saklıyorum, hak ettiği genişliğe, hak ettiği sessizliğe kavuşsun diye. Ama bu hayatın bu satırlara zemin olduğunu söylemek istedim. Çünkü ne yazdıysam, bu topraktan büyüdü.
Gelelim tornavidaya. Evet, tornavida. Ben tornavida kullanmayı öğrendim. Bu cümleyi okuyup "ne büyük haber" diye gülenler olabilir. Ama duyun beni: Bir zamanlar bozuk bir prizin önünde, elinde tornavida, "acaba mı" diye yarım saat bekleyen bir adam olarak bu başarıyı küçümsemiyorum. Artık bir şey bozulduğunda paniklemiyorum. Kapağını açıyorum. İçine bakıyorum. Bir süre anlamaya çalışıyorum. Çoğu zaman anlıyorum. Bazen ustayı arıyorum — ama artık üç vidalık iş için değil, gerçekten gerektiğinde.
Çamaşır makinesinin su pompasını değiştirdim. Arabanın klimasını söktüm, yenisini taktım. Oğlumun oyuncak arabası bozulunca ağlamaya başladı — tam o sırada kızım, hiç düşünmeden, o küçük ozanlara özgü kesin tavırla: "Ömer ağlama, babam tamir eder" dedi. Sanki bu dünyada babamın tamir edemeyeceği bir şey yoktur diye bir yasa vardı ve o yasanın farkında olmayan yalnızca bendim. Komşunun kızı bisikletinin lastiğini patlattı; doğruca kapımıza getirdi. Annesine değil, babasına değil — bana. Ben bu sorumluluğu taşımayı öğrendim. Hem de farkında bile olmadan.
Bu cümleleri yazan adam ile on yıl önce blog yazan adam arasında Allahu Ekber dağları var. O adam ellerini temiz tutmayı tercih ederdi. Bu adam ellerini kirletiyor — ve o kirden sonra yazıyor. Belki bu daha dürüst bir yazarlık. Belki hayatın içinden, boğazına kadar batmış bir yerden yazmak, seyir tepesinden yazmaktan daha gerçek bir şeyler üretiyor.
İlham, insanın hiç müsait olmadığı anlarda gelir. Çocuk ağlarken, tam uykuya dalacakken, duşun tam ortasında — o anlarda elimde ne kalem olur ne ekran. Sonra masa başına oturunca ilham çoktan başka birine gitmiş olur. Sanki ilham, çift taraflı bağlılıktan kaçan biri gibi davranıyor.— Ben, az önce, masaya oturunca
Ama bu sefer onu beklemedim. Çünkü öğrendim ki bazı şeyler ilhamla başlamıyor. Kararla başlıyor. Oturup yazmaya karar veriyorsunuz. Berbat bir cümleyle başlıyorsunuz. Sonra o berbat cümlenin arkasından biraz daha az berbat bir cümle geliyor. Sonra bir tane iyi cümle geliyor. Ve siz o iyi cümleyi okuyup düşünüyorsunuz: "Bunu ben mi yazdım?" Evet. Siz yazdınız. Berbat olanların arasında saklıydı — çıkması için sadece onların yazılması gerekiyordu.
Sessiz kaldığım haftalar birikince, kelimelerin ne kadar azının yettiğini acıyla öğrendim yeniden. İnsanlığa armağan edilmiş kutsal bir icat hikâyesi aramıyorum; aradığım şey daha sıradan: anlatılmayan an, hafızada çürüyor gibi duruyor. Kağıda ya da ekrana inmeyen şey, bir süre sonra "gerçekten oldu mu?" sorusuna takılıyor. Benim için iz bırakmamak, kendime karşı bile silinmek gibiydi — yavaş yavaş, fark etmeden.
Bir de şunu söyleyeyim: Bu yazıyı yazdığım sırada dünyada bazı şeyler oluyordu. Bunları dillendirmek istemiyorum çünkü dillendirince gerçek hale geliyor gibi hissettiriyor. Ama biliyorum. Siz de biliyorsunuz. Bazı eskiler şimdi bana "dur Allah'ını seversen, zaten ortalık karışık" diyebilir. Bu sesi tanıyorum; eskiden benim de içimdeydi. Ama şunu öğrendim: ortalık her zaman bir şekilde karışık. 1939'da da karışıktı. 1453'te de. Piramitler inşa edilirken de birileri "böyle zamanda taş mı yontuyorsun" demiştir eminim. Yine de taşlar yontuldu. Yine de yazı yazıldı. Ben de yazıyorum.
Çevremde kalem tutan az; kitap elinde dolaşan da seyrek. Bunun altında başka bir şey var sanki: günü geçirip gidiyorlar, içlerine indirmiyorlar — tüketiyorlar, biriktirmiyorlar. İçi dolu olan insanın bir köşeye, kime gösterileceği umurunda olmadan, kendi sesiyle konuşması lazım: sarı kapaklı defter de olur, boş bir dosya da. Harfler dökülünce nefes alıyorsun; aynı zamanda olaylar sıraya giriyor, başının üstünde uçuşanlar yere iniyor. Eskiden her evin bir çekmecesinde saklı gün notları vardı; şimdi o alışkanlığın kökünün kuruduğunu görmek içimi acıtıyor.
Şimdi bir itiraf: Aslında yazmayı hiç tam bırakmamıştım. Sadece Türkçeyi bırakmıştım. Dört-beş yıldır, her hafta, dünyanın en ilginç gündemini derlediğim bir İngilizce bülten yayınlıyorum. Adı Beyond Euclid. Matematik, bilim, sanat, kültür — Öklid'in ötesindeki her şey. Ve bu hafta, bunu yazarken, 215. sayıyı geride bıraktım.
215 hafta. Tek bir hafta aralık verdim. Tek fire. O haftanın neden atlandığını az önce yazdım zaten — öldürülmeye çalıştığımız haftaydı. Bunu fark ettiğimde, uzun süre ekrana baktım. Hayatta kalmak bile o hafta bülteni çıkarmama izin vermemişti. Sonra düşündüm: belki bu da bir şeyin kanıtıdır. Neyin kanıtı olduğunu tam bilmiyorum. Ama bir şeyin.
Ve artık Türkçeyi de geri getiriyorum. Beyond Euclid'in Türkçesi de burada olacak — bu satırlarda, bu sesle, bu dille. Çünkü bazı şeyler İngilizce düşünülmüyor. Bazı şeyler ancak annenizin size sesleniş biçiminde, mahalle çocukluğunuzun kelimelerinde, Türkçenin o kendine has ağırlığında karşılık buluyor. O ağırlığı çok özlemişim.
Bazı şeylerse değişmedi. Mesela bıyığım hâlâ var. Ve hiç kesilmedi. On sekiz yaşımdan beri, tek bir kez bile. Bu bıyık benden daha tutarlı. Bu bıyık benim blog yazma geçmişimden kesinlikle daha disiplinli. Bu bıyık, belki de şu anda okuduğunuz satırların gerçek yazarıdır.4
Bir süredir Arkansas diye küçücük bir eyaletin, küçücük bir kasabasında yaşıyorum. Türkiye'den birinin aklına "Arkansas" deyince ne gelir bilmiyorum — kovboy şapkası, geniş ufuklar, belki biraz ıssızlık. Gerçek şu ki her sabah uyandığımda kendime "burası Kırklareli mi, Bursa mı, Trabzon mu" diye soruyorum ve hâlâ karar veremiyorum. Hepsinden bir parça var. Sessiz. Sakin. İnsan boyutunda bir hayat.
Yaşadığımız evin kocaman bir bahçesi var. Baharları ve yazları sebze yetiştiriyoruz. Domates, biber, kabak — o sıradan, mütevazı, güzel şeyler. İlk yıl "acaba yenir mi" diye endişelenmiştim. Yendi. Yedik. Ve bir şey fark ettim: ellerinizi her defasında toprağa gömdüğünüzde, içinizde bir şey yerine oturuyor. Sanki o toprak sizi tanıyor. Belki tanıyor — çünkü biz de sonunda topraktan geliyoruz. Kuran bunu söylüyor, ve galiba bedenimiz de bunu biliyor; sadece hatırlaması için zaman zaman toprağa dokunması gerekiyor. Bunun için başka türlü bir açıklama bulamıyorum: bahçede geçirilen bir saat, ekran başında geçirilen on saatin yorgunluğunu alıp götürüyor. Bir tohum ekip beklemenin, sonra o küçük yeşil çıkıntıyı görmenin verdiği his de hiçbir bildirime benzemiyor — o his daha sessiz, daha ağır, daha gerçek. Bahçe, insanlığın en eski terapisti — ve en ucuzu. Üstelik enflasyonun bizi silkelediği şu günlerde bedavadan domates de veriyor.

Ancak o güzel terapi seanslarını bozan minik bir problem vardı. Sincap. Daha doğrusu, osincap. İsmini bilmiyorum ama yüzünü tanıyorum artık. Haftalarca domateslerimi izledim — günden güne kızardıklarını, güneşi içlerine çektiklerini gördüm. Sonra bir sabah bahçeye indim, bir de ne göreyim: her bir domatesin tam ortasında tek bir ısırık izi. Düzgünce, özenle, neredeyse estetik bir titizlikle. Bence bunu ne açlıktan ne ihtiyaçtan yapıyor — sırf yapabildiği için yapıyor. Yani o sıradan bir sincap değil, başkasının bahçesiyle uğraşan bir hayta. Yakalamak için tuzak kurdum, yanından aheste aheste geçti, oralı bile olmadı. Bir sabah bahçede karşılaştık. Göz göze geldik — ikimiz de birbirimize baktık, ikimiz de sustuk bir süre. Sonra sincap omuz silkip gitti. Sincap meselesini çözdüğüm gün NASA'ya başvurmayı planlıyorum.
Sorumluluklar arttı. Bu kelimeyi on yıl önce duyduğumda hafifçe ürperirdim. Şimdi ise sorumlulukların ağırlığında tuhaf bir huzur var — sanki ağırlık sizi dağılmaktan koruyor. Örneğin: oğlumun futbol takımının koçuyum. Bunu ciddiye alıyorum. Belki fazla ciddiye alıyorum. Ama küçük insanlara futbol öğretmek — topun nereye gideceğini değil, takımın nereye gideceğini öğretmek — düşündüğümden çok daha derin bir iş. Bir de üstüne profesyonel hakemim. Futbol hakemi. Sahada ıslık çalıyorum, kırmızı kart gösteriyorum, insanlar bağırıyor, ben sakin kalıyorum. Ya da kalmaya çalışıyorum. Hakem olmak da bir tür yazarlık: her durumu okuyorsunuz, bir karar veriyorsunuz ve herkes o kararla yaşamak zorunda.
Sabah yedide işe giriyorum, akşam dörtte çıkıyorum. Çocuklar yatana kadar telefona bakmıyorum — bu bir kural değil, bir tercih; onların hakkını yiyemem. O yüzden bilgisayar başına ancak gece dokuz-on gibi geçebiliyorum. Ve o saatte, dürüst olayım, beyin yüzde altmışta çalışıyor. Bazen elli. Eskiden geceleri sabahlardım — o zamanlar bunu bir erdem sanırdım. Şimdi anlıyorum ki sadece gençtim. Vücut artık kaldırmıyor, bunu kabul ettim. Ama bir günde hâlâ yirmi dört saat var — bu değişmedi. O yirmi dört saatte çamaşır makinesi de tamir ediliyor, domates de yetişiyor, çocuk da uyutuluyor, bazen bir paragraf da yazılıyor. Mesele zamanın azlığı değil, neye ne kadar yer açtığınız. Yer açınca bir şeyler sıkışıyor — ama sıkışan şeyler çoğunlukla sıkışmayı hak edenler oluyor.
Eşim bazen bana bu yüzden çok kızıyor — yazdığım için değil, yazmaya ayırdığım vakit yüzünden. "Bunca zamanı buna mı harcıyorsun?" Haksız değil, anlıyorum. Gece dokuzda bilgisayar başına geçen, yarım saatte üç cümle yazan, sonra o üç cümleyi silen ve yeniden yazan bir adama dışarıdan bakmak zor olmalı. Ama derdim hiç para kazanmak değil — zaten kazandırmıyor da. Yazdıkça yaşadığımı hissediyorum. Yani gerçekten burada olduğumu, bu günlerin sadece üstünden geçip gitmediğini. Satır satır ilerledikçe bir şey açılıyor içimde — tam tarif edemiyorum, ama yokluğunda ne olduğunu biliyorum: o haftalarca süren sessizlik, o "gerçekten oldu mu bu?" hissi.
Üşengeç bir adamım, bunu inkâr etmiyorum. Ama yazmayı hep sevdim — tembel olduğum dönemlerde bile. Belki de bu yüzden: yazma benden bir şey istemedi hiçbir zaman. Sadece oturmamı, başlamamı istedi. Gerisini kendisi halletti. İnsanı en çok tembelliğe iten şeylerden biri olmasına rağmen, beni en çok ayakta tutan da o oldu. Bu çelişkiyi hâlâ çözemedim. Ama çözmek de istemiyorum artık.
41 yaşında insan şunu anlıyor: enerji sonsuz değil, ama dikkat yönlendirilebilir. Ve yönlendirdiğiniz her şey, zamanla, sizin bir parçanız oluyor.— Ben, bu gece, gözlerim yanarak
Peki neden şimdi? Neden bu blog, neden bu sayfa, neden bu an?
Dürüst cevap: bilmiyorum. İnsanlar "neden yazıyorsunuz" diye sorduklarında pek çok güzel cevap var: "anlatmak istiyorum," "paylaşmak istiyorum," "iz bırakmak istiyorum." Bunların hepsi doğru. Ama en dürüst cevap şu: içimde biriktikçe ağırlaşıyor. Bir şey gördüğümde, düşündüğümde, bir kitap okuduğumda, çocuğumun yaptığı bir şeye güldüğümde — bunu bir yere koymak istiyorum. Sadece bir yere. Bir kenara. Kaybolmasın diye.
Bu blog yıllar önce küçük bir limandı. Gözlemlerimi park ettiğim, düşüncelerimi doldurduğum, hayata benim penceremden baktığım bir yer. Şimdi geri döndüm. Ama kaldığım yerden değil — çünkü kaldığım yer artık yok. O yer değişti. Ben değiştim. Döndüğüm bu liman da aynı liman değil artık; daha çok, aynı koordinatlardaki farklı bir iskele gibi.
Belki daha derin sulardan başlıyoruz. Belki daha deneyimli ama daha az emin. Belki hasar görmüş ama hâlâ yüzen bir tekneyle. Bu tekneyle nereye gideceğimizi bilmiyorum. Ama gidiyoruz. Ve bu sefer dümeni bırakmamaya kararlıyım — en azından ilham gelene kadar değil, karar geldiği sürece.
Yine de yıllara yayılan bütün yazma çabama rağmen — deftere, ekrana, bültene ne geldiyse — itiraf edeyim: yazdıklarımdan kat be kat fazlasını aslında hiç yazmadım. En çok kafamın içinde yazdım; cümleler orada kuruldu, orada tüketildi. Üstelik gönlümün yazdıklarını, en samimi ve en savunmasız olanlarını, daha o sayfalara indirmedim; hâlâ oradalar, sessizce.
Hoş geldin, ey meraklı okuyucu. Kim olursan ol, neden tıkladıysan — seni bekliyordum. Hatta sormadığın için biraz gücendim, ama affettim.
Ve hoş geldin, Ali. Kaldığın yerden değil, daha derin bir yerden başlıyoruz.
— Ali
1Bu cümleyi okuduktan sonra gerçekten bir yapay zeka "harika yazı!" demek isteyebilir. Teşekkür ederim, ama bu konuşma insanlar içindir.
2"Tornavida kullanmayı öğrendim" cümlesinin bu kadar felsefi bir ağırlık taşıması, doğrudan on yılın birikmiş anlamına bağlıdır. Yazarın eşi bu konuda daha az felsefi, daha çok pratik yorumlar yapmıştır.
3 Bu yazıyı kaç kez erteledim? Cevap: sayılamayacak kadar çok. Ama çocuklardan biri uyudu, diğeri uyudu, eş uyudu, ev sustu ve o sessizlikte kelimeler geri geldi. Bazen yazmak için ihtiyacınız olan tek şey, beş dakikalık sessizliktir.
4 Bıyık, on sekiz yaşından bu yana tek bir kez kesilmemiştir. Bu bilgi doğrulanmıştır. Bıyığın kendi yorumu için iletişim formu doldurabilirsiniz.