Gözlük: Camın Arkasındaki Medeniyet
Italo Calvino'nun Gli Amori Difficili — Türkçesiyle Güç Aşklar— adlı kitabı 1970'te yayımlandı. Kısa hikâyelerden oluşan bu koleksiyon, adından da anlaşılacağı üzere aşkı ve iletişimin imkânsızlığını konu alıyor — insanların birbirine ulaşmaya çalışırken nasıl ıskaladığını, nasıl yan yana ama aslında ayrı durduğunu anlatıyor Calvino. Bir gözlük yazısının Calvino'yla açılacağını büyük ihtimal beklemiyordunuz. Ben de beklemezdim — ta ki aşağıda sizinle paylaşacağım hikâyeyi okuyana kadar.

Kitaptaki "Miyop Adamın Macerası" adlı hikâyede Calvino bize şiddetli bir miyobun portresini çizer. Adam Amilcare Carruga'dır — gözlük takmayı reddeden, puslu dünyasına direnen, bir tür inadın içinde yaşayan biri. Gözleri bozuktur ama buna teslim olmaz; sanki kabul etmek, görememenin gerçek olmasına izin vermek gibi gelir. Gözlerini kısarak yaşar, tahmin ederek ilerler, yüzleri ancak yaklaşınca tanır, uzaktan ise her şeyi buğuda bırakır. Bu direnç ona özgür değil, kapalı bir dünya verir — ama o buna hürriyet der.
Bir gün Carruga, gençliğinin geçtiği kasabaya dönmek ister. Çünkü orada bir kadın vardır yıllar önce — ilk aşkı, ya da belki de ilk aşk hayali. Kasabaya dönüş sebebi kısmen bu kadını bulmak, kısmen de geçmişin puslu haritasında yeniden gezinmektir. Ama miyopluk ihanet eder: kalabalıkta yüzleri seçemez, tanıdık siluetler gürültüye karışır. Carruga sonunda dayanamaz, gözlüğünü takar. Ve tam o an tuhaf bir şey olur: eski öğretmeniyle karşılaşır — ama öğretmeni onu tanımaz. Carruga gözlükle değişmiştir. Gözlüksüz o adam artık yoktur. Gözlük hem düzeltmiş hem de silmiştir onu.
Carruga ikileme düşer: gözlüğü takınca dünyayı görür ama görülmez; çıkarınca görülür ama dünyayı göremez. Arar ama bulamaz. Bakar ama tanıyamaz. Hikâye tamamlanmadan biter. Kadın bulunmaz. Carruga ne gözlüklü ne de gözlüksüz tam anlamıyla var olabilir. İkisi arasındaki o yarık, hikâyenin ta kendisidir.
Bu hikâyeyi okuduğumda elim otomatik olarak gözlüğüme gitti — sonra durdum. Çünkü Carruga'nın meselesi, kitabın genel temasından bağımsız değil. Gli Amori Difficili boyunca Calvino'nun peşinde olduğu soru hep aynı: insanlar neden birbirine ulaşamaz? Neden iletişim bu kadar zor? Carruga'nın hikâyesinde bu soruya gözlük üzerinden yanıt veriliyor — görmek ile görülmek arasındaki o derin, çözümsüz gerilim.Gözlük taktığında dünyayı görürsün ama sen değişirsin. Çıkardığında sen aynısın ama dünyayı göremezsin. Bu paradoks yalnızca miyoplara özgü değil. Hepimiz bunu yaşıyoruz, birer biçimde. Carruga'nın meselesi yalnızca görme meselesi değil — kimlik meselesi. Gözlük takmak, hangi benliğinle dünyaya çıkacağını seçmek demek. On iki yaşımda bu soru benim önüme de çıkmıştı. Çok daha az dramatik, çok daha sessiz bir biçimde — ama aynı soru.
Bugün efradını cami ağyarını mani bir şekilde gözlük hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü gözlük, düzgünce tanımlanmayı hak eden nadir nesnelerden biri. Hem de üzerinde otuz yılı geçiren biri olarak söylüyorum bunu.
On iki yaşındaydım. Okul sıralarında tahtadaki yazılar yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlamıştı; ama bunu fark etmem uzun sürdü, çünkü referans noktam yoktu. Dünya hep böyleydi benim için. Öğretmen bir şeyler yazıyor, ben gözlerimi kısıyor, bazen farkında olmadan öne eğiliyordum — sanki o yarım metre daha yakın olmak bir şeyi değiştirecekmiş gibi. Değiştirmiyordu. Ama içimde bir his vardı: bu dünya biraz yanlış. Biraz eksik. Biraz sanki bir cam arkasında.
Annem beni fark etti. Anneler fark eder — bu konuda henüz biri beni yanıltmadı. Gitme sebebim ise çok daha banal başladı: gözlerim ağrıyordu. Bildiğin baş ağrısı, göz yorgunluğu. "Damla için gidelim" dedik — sanki küçük bir rahatsızlık, bir damla, geçer gider. Muayenede doktor lensleri önüme koydu, sırayla değiştirdi. Balıkesir'de küçük bir sokakta, dar bir dükkân, cam vitrinlerde sıralı çerçeveler. Ve o an — tam o an — hayatımda ilk kez tahtayı net gördüm. Bu kadar keskin. Bu kadar gerçek. Harflerin kenarları bıçak gibi. Annemin ve babamın yüzü uzaktan eksiksiz. Pencerenin dışındaki söğüt ağacın yaprakları tek tek sayılabilir.
Gözüm ağrıyordu diye gitmiştim — körlüğümü öğrenerek çıktım.
Şok dedim mi? Hayır, şok yetmez. Şok, beklenmedik bir şeye verilen tepkidir. Ben ise beklediğim bir şeyin var olduğundan bile haberdar değildim. Bu daha derin bir sarsılmaydı — dünyayı yanlış okuduğumu öğrenmek. Yıllarca puslu bir tablo önünde durmuşum, tablonun adına "gerçek" demişim ve hiç şüphe etmemişim. Sonra biri benim önüme bir lens koydu ve tablo aniden keskinleşti. "Asıl gerçek buymuş" diye düşündüm. Sonra hemen ardından: "Peki şimdiye kadar ne gördüm?"
Gözlükçü bana çerçeveye değil, cama dikkat edin dedi. Cam kalitesi önemliymiş — çerçeve estetik meselesi, cam optik meselesi. Bu ayrımı o yaşta anlayamadım ama aklımda kaldı. Yıllar sonra ne zaman yeni gözlük alsam önce cama bakarım. Çerçeve sonra. Önce ne gördüğün, sonra nasıl göründüğün. Bu küçük ders, hayatın birçok yerine yapışmıştı zamanla.
O günden bu yana yirmi dokuz yıl geçti. Kırk bir yaşındayım ve gözlük hâlâ burnumun üzerinde. Her sabah uyandığımda ilk uzandığım şey gözlüğüm — yatağın kenarında, her gece bıraktığım o yerde. Onsuz ilk birkaç saniye, her sabah, bir tür yumuşak felakettir: dünya var ama bulanık, insanlar var ama tanınamaz, ekranlar var ama okunamaz. Sonra gözlüğü takarım ve her şey yerine oturur. Her sabah aynı mucize.Ve her sabah biraz daha sıradan. Yirmi dokuz yıldır.
Gözlük gerçekten kimliğin bir parçası. On iki yaşından beri yüzümde. İnsanlar beni gözlüklü tanıyor. Fotoğraflarımda gözlükle çıkıyorum. Gözlüksüz aynaya baktığımda, karşımdaki adam bana biraz yabancı geliyor — tanıdık ama eksik. Carruga'nın öğretmeni gibi: "Tanıyorum ama bu değil tam olarak."
Son zamanlarda moda oldu — gözü bozuk olmayanlar şeffaf camlı çerçeve takıyor. Bence güzel bir şey bu aslında; gözlüğün estetik bir nesne olarak da kabul görmesi hoşuma gidiyor. Ama itiraf edeyim, içimde küçük bir kıskançlık da yok değil. Ben her sabah mecburiyetten takıyorum; onlar seçerek takıyor. Güneş gözlüğünü sırf artistlik için taksanız yine anlarım — en azından ışıktan koruyor. Ama numarasız şeffaf camlı çerçeve? Her sabah takmak zorunda olan biri olarak söylüyorum: o şeyin ne olduğunu siz de bir bilseniz. Ama buyurun, hoş geldiniz. Kulübe üyelik açık.
Gözlük ironik bir yoldaştır. Varlığı bazen yorucu — burnun sırtına baskı yapar, sıcakta kayar, soğukta buharlanır, spor yaparken düşer, uyurken ezilir. Ama yokluğu çok daha sarsıcı. Anlık bile olsa. Gözlüğümü kaybettiğim ya da unuttuğum her an, dünya bana bir tür yumuşak ihanet yapar — her şey yerli yerinde ama hiçbir şey net değil. O bulanıklık içinde yürümek, işleyen ama odaksız bir fotoğraf makinesiyle hayatı kaydetmeye çalışmak gibidir. Yirmi dokuz yıldır bu paradoksla yaşıyorum: en sık şikâyet ettiğim şey, olmadığında en çok özlediğim şeydir.
Lazer ameliyatı teklif ettiler bana da. Birkaç kez. Teknolojiyi anlattılar, yüzde doksanbeş ile doksan sekiz arasında seyreden başarı oranını söylediler, iyileşme sürecini açıkladılar. Dinledim. Düşündüm. Sonra hayır dedim. Bunu yoldaşıma yapamam diye düşündüm — yirmi dokuz yıldır yanımda olan bir şeyi bu kadar kolay terk edemem. Belki saçma geliyor. Belki bir optik alet için fazla hissiyat. Ama şunu söyleyeyim: bir nesneye on yıllarca sahip olduktan sonra, o nesne artık yalnızca nesne olmaktan çıkıyor. Kaybettim, düşürdüm, camı çatladı, çerçevesi eğrildi — her seferinde tekrar taktım. İnsan bu kadar uzun süre yanında olan bir şeye vefa borçludur.
Bunu bir de şundan düşündüm: bazı insanlar lazer olup gözlüğü bırakıyor, ve ardından sanki o yıllar hiç yaşanmamış gibi devam ediyor. Yirmi yıl boyunca her sabah yatağın kenarından aldığın, her gece bıraktığın, her fırtınada yanında taşıdığın bir nesneye sırt çevirip gidebilmek... Ben bunu yapamam. Belki yaşlandığımda yeniden ihtiyacım olur — gözler yorulur, yaşlılık hipermetropu getirir. O gün gelirse, yıllardır görmediğim eski bir dostu hiçbir şey olmamış gibi nasıl karşılarım? O yüzden şimdilik bu yoldaşla yoluma devam ediyorum. Çünkü vefa, yalnızca insanlara gösterilen bir şey değildir.
Ama yoldaş diyince şunu da eklemek gerek: gözlük, ağlarken çıkarılan şeydir. Fark ettiniz mi hiç? Gerçekten ağladığınızda — öfkeden değil, derinden gelenden — eliniz otomatik olarak gözlüğe gider. Çıkarırsınız. Sanki o an camın arkasında olmak istemiyorsunuz. Sanki gözyaşı için çerçeveye ihtiyaç yok, dünya zaten bulanıklaştı, artık net görmek de şart değil. Belki de ağlamak, gözlüğün bile giremeyeceği tek andır. O anlarda gözlük elinizde kalır — siz ise bir süre için çerçevesiz, camsız, savunmasız kalırsınız. Gözlük bunu bilir. Ses çıkarmaz. Bekler.
Bir de burun meselesi var. Gözlükçüler bunu pek söylemez ama deneyimli gözlük kullanıcıları bilir: doğru gözlüğü bulmak yalnızca cam meselesi değildir, burun meselesidir de. Çerçeve burnun sırtına oturur — yanlış oturursa sürekli aşağı kayar, sürekli yukarı itiştirirsiniz, burnun sırtı sızlar. Doğru oturursa, gözlüğün varlığını unutursunuz. İşte o an gözlük gerçek anlamda yoldaş olur — fark ettirmeden yanınızda.
Futbol maçlarında resmi olarak hakeme tavsiye edilen alet listesinde düdük, sarı kart, kırmızı kart ve not defteri var. Gözlük yoktur listede. Ama bazı taraftarlara göre olmalı — çünkü onlara göre hakem zaten göremiyordur, gözlük taksa belki maçı daha iyi yönetecektir. Futbol sahasında hakem olarak ıslık çaldığımda gözlükle mi, gözlüksüz mü duracağım sorusu beni günlerce düşündürdü. Gözlüksüz hakemlik teorik olarak mümkün — yakın pozisyonlar net görünüyor, kaçık paslar bazen fark edilmiyor ama bu da kabul edilebilir bir hata payı. Ama ofsayt çizgisi? Uzaktan gelen top? Oyuncunun yüzündeki o "ben yapmadım" ifadesini okumak? Gözlüksüz bunları doğru değerlendirmek çok zor. O yüzden futbol sahalarında yüzümde gözlüklerim varken ıslık çalıyorum. Arkansas'ın sıcak yazlarında ter camı bulandırıyor, ara ara silmem gerekiyor. Kışları ise başka bir sorun: soğuk havada bazen camlar bazı sebeplerden dolayı buharlanıyor. O anlar tam bir körüm — hareket ediyorum ama göremiyorum, ıslık çalmam gerekiyor ama pozisyonları net göremiyorum. Bir süre gözlüğü çıkarıp cebime koyuyorum, bulanık bakışlarla devam ediyorum. Hakem olmak zaten yeterince zor — bir de Carruga gibi puslu dünyada çakılıp kalmak istemiyorum.1
Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde otuzu bir tür görme bozukluğuna sahip. Bunların büyük çoğunluğu miyop. 2050'ye kadar bu oranın yüzde elli ikiye ulaşacağı tahmin ediliyor. Yani gelecekte insanların yarısı gözlük takacak. Diğer yarısı ise lens. Ya da lazer — o insanlar vefasız.
Şimdi size bir soru soracağım. Eğer siz sorsaydınız — sormadınız ama soruyor gibi devam ediyorum. Soru şu: insanlık tarihinin en önemli icadı nedir?
Ateş mi? Haklısınız. Tekerlek mi? Güçlü argüman. Matbaa mı? Kesinlikle üst listededir. Bunlar büyük cevaplar. Ama benim cevabım farklı: gözlük. Bunu söylerken abartmıyorum. Gözlük kullanan biri olarak taraf tutmuyorum. Bu sabah da gözlüğümü takmış biri olarak romantikleştirmiyorum. Verilerle söylüyorum.
Gözlük daha keşfedilmeden önce bilginler otuzlu, kırklı yaşlara gelince göz işlevini yitirmeye başlar; miyop ya da hipermetrop olan bilgin artık okuyamaz, yazamaz, hesap yapamaz olurdu. Tecrübe birikmiş, zihin olgunlaşmış — ama gözler teslim olurdu. Bu durum bilimdeki kariyer penceresini dramatik biçimde kısaltıyordu. Yani bir bilim insanının alanını anlayıp özgün katkı üretebilmesi için yaklaşık yirmi ila yirmi beş yıl vardı. Sonrası ise emeklilik değil, karanlık.
Burada çok derin bir trajedi var. İnsan zihni kırklı yaşlarda kemale erer. Bu sadece bir his değil, neredeyse evrensel bir gerçek — birçok kültürde, birçok gelenekte bu sayı özel bir eşik olarak kabul edilir. Hz. Muhammed'e peygamberlik kırk yaşında geldi. Hz. Musa da kırk yıl çölde dolaştıktan sonra olgunlaştı. Aristoteles eserlerinin büyük çoğunluğunu kırklı yaşlarında yazdı. Kırk; tecrübenin bilgelikle, enerjinin sabırla, ateşin ışıkla birleştiği yaş gibi görünür insanlığın ortak hafızasında.
Ve tam o yaşta — tam o zihinsel olgunlaşma noktasında — gözler teslim oluyordu. Hayatını bir alana adamış, yanlışlarından öğrenmiş, doğrularını bulmuş bir insan; tam da en değerli katkısını verebileceği anda karanlığa gömülüyordu. Bu bir ironi değil, bir trajedi. Sistemin tam olgunlaştığı anda sistemin pili bitiyor. Zihin hâlâ keskin — ama penceresi kapanıyor.
Çok şükür gözlükle bu durum değişti. İnsanlar ölene kadar çalışabildi. Tecrübe aktarıldı. Bilgi kuşaklar arasında köprü kurdu. Tarihin akışı hızlandı — gözlükle birlikte, sessiz sedasız, muazzam bir ivme kazandı. Newton miyoptu. Euler ömrünün son yirmi yılını neredeyse tamamen kör geçirdi — ama o yıllarda yazdıkları, matematiğin tarihindeki en verimli dönemlerden biri sayılır; aklı gözlerinden daha keskin çalışmaya devam etti.

Kepler gözlükle gözlemlerini sürdürdü. Benjamin Franklin bifokali icat etti çünkü kendisi de göremiyordu. Dostoyevski gözlüklüydü — o karanlık, yoğun dünyayı cam arkasından inşa etti. Tolkien okurken gözlüğünü takardı, Orta Dünya'nın her ayrıntısını camın netliğiyle kâğıda döktü. Harold Lloyd komedinin zirvesine gözlüklü bir karakterle ulaştı — çerçeve hem sahne aksesuarıydı hem de ruhun penceresi. Katherine Johnson, NASA'nın uzay hesaplarını gözlüklü gözleriyle yaptı. Kurt Gödel de. Yazı yazan, teorem ispatlayan, beste yapan, roman yazan, halkları yönlendiren, uzay hesapları yapan zihinlerin büyük çoğunluğunun camın arkasında olduğunu düşündüğünüzde, gözlüğün insan medeniyetine katkısını hesaplamak imkânsızlaşıyor. Gözlük yalnızca görmemizi sağlamadı — düşünmemizi sağladı. Nesilden nesle taşınan birikimli bir düşünme kapasitesi olarak.
"Ateş hayatta kalmayı, tekerlek hareketi, matbaa fikirleri yaydı. Gözlük ise netliği getirdi — görmek için değil, anlamak için."— Ben, az önce, gözlüğümü silerken
Şimdiye kadar gözlüğü kullanan olarak konuştum. Şimdi biraz da gözlüğün kendisini konuşalım — nereden geldiğini, nasıl çalıştığını, kimin sayesinde bugün burnumuzun üzerinde olduğunu. Çünkü bu hikâye çok daha eskiye, çok daha karanlık bir odaya gidiyor.
Milattan sonra 1011 yılı. Irak doğumlu bir bilgin, Kahire'de hapis tutulmaktadır. Sebebi: Nil nehrinin taşmasını kontrol etmek için davet edilmiş, ama görevin imkânsız olduğunu anlayınca deli numarası yapmıştır — halifenin öfkesinden kurtulmak için. Akıllıca bir çözüm; tarihin en mükemmel "artık bu işi yapamam" stratejisi aslında. Ve bu zorunlu karantina, on yılını sürdürecek olan bu hapis dönemi, belki de insanlık tarihinin en verimli ev hapsi olacaktı.
Adam İbn el-Heysem'dir. Batı'da Alhazen olarak bilinir. Ve o karanlık odada oturarak, kapı aralığından süzülen ince ışık huzmesini incelerken dünyayı değiştirecek bir şey fark eder: ışık gözden çıkmaz, nesneye gitmez. Nesneden gelir, gözün içine girer.Bu cümle bugün çok sıradan görünüyor. O dönemde ise Aristo'yu, Öklid'i, Ptolemy'yi reddetmek demekti. Bin yıllık bir yanılgıyı tersine çevirmek demekti.
İbn el-Heysem yedi ciltlik Kitâb el-Menâzır'ı — Optik Kitabı — o hapis döneminde yazdı. Işığın kırılmasını, yansımasını, lenslerin nasıl büyüteceğini, gözün nasıl çalıştığını anlattı. Fotoğraf makinesinin atası olan camera obscura'yı tanımladı. Snell Yasası'nın prototipini geliştirdi — yüzyıllar sonra Snell ona ismini verecekti. Newton'un kitabını, Kepler'i, Descartes'ı, Galileo'yu etkileyen temel metinlerden biri oldu bu kitap. Ve bu etkinin zinciri doğrudan gözlüğe uzandı.2
Peki bu nesne tam olarak nedir? Bir çerçeve, içine oturtulmuş cam — ama bu tanım hem doğru hem yetersiz. Daha doğrusu: daha iyi görmek ya da daha iyi görünmek için yüze takılan, camın ışığı büküp gözün eksikliğini kapattığı alet. Hem işlevsel hem estetik, hem zorunluluk hem tercih. Bu ikiliği taşıyan çok az nesne var. Peki bu cam neden işe yarıyor? Burada biraz fizik yapmamız gerekiyor. Endişelenmeyin — karmaşık değil. Güzel.
Işık bir ortamdan diğerine geçerken hızını değiştirir. Havadan cama geçen ışın yavaşlar ve bu yavaşlama onu büker. Bükülme açısı, iki ortamın kırılma indisine bağlıdır. Bunu matematiksel olarak ilk kez tam formüle eden kişi 17. yüzyılda Hollandalı Willebrord Snell oldu — ama aslında temel prensibi İbn Sehl 984'te Bağdat'ta zaten yazmıştı:
Miyop bir gözde sorun şudur: göz küresi normalden biraz daha uzundur ve ışık retina üzerinde değil, önünde odaklanır. Uzaktaki cisimler bulanık görünür. Bunu düzeltmek için içbükey — yani ortası ince, kenarları kalın — bir lens kullanılır. Bu lens ışınları hafifçe yayar ve odak noktasını geriye, retinaya taşır. Gözlük numaranız bu düzeltme miktarını ifade eder: −2.50 diyoptriyseniz bu, lensin ışığı belli bir biçimde bükmesi gerektiği anlamına gelir. Dioptrinin matematiksel tanımı ise şudur:
Bu formülleri okul sıralarında öğrenmiştim. Ama gözlüğü takarken hiç bu hesabı düşünmemişim. Tıpkı nefes alırken akciğerlerin kimyasını düşünmediğimiz gibi. Bazı mucizeler o kadar günlük hale gelir ki mucize olduklarını unutursunuz. Ben de yirmi dokuz yıldır burnumun üzerine bir denklem koyup kaldırıyorum — her sabah, hiç şüphelenmeden.
13. yüzyıl İtalya'sı. Venedik camcıları artık ustalaşmış durumda. Bir keşiş, okuma taşı — yassı, yarım küre şeklinde cam parçaları — kullanıyor. Kitabın üzerine koyuyor, harfler büyüyor. Başka keşişler de deniyor. İşe yarıyor. Yayılıyor. 1286 yılında İtalya'da, muhtemelen Pisa'da, ilk gözlük yapıldı. Kim yaptığı hâlâ tartışmalı — dönemin kaydı yetersiz. Ama bir Floransalı el yazması 1289'da gözlüğü açıkça zikrediyor: bozulan gözleri düzeltmek için cam alet. Matbaa henüz yok. Okumayı bilen az kişi var. Ama gören o az kişi artık daha uzun ve net görecek.

1730'da Londralı gözlükçü Edward Scarlett saplı gözlüğü icat etti — kulaklara oturan çerçeveler. Nihayet dedim bunu öğrenince. Yüzyıllarca insanlar gözlüğü eliyle tutmuş ya da burun köküne sıkıştırmıştı. Birinin gelip "bu nesneyi kulaklara dayandırsak nasıl olur" demesi için dört yüz küsur yıl geçmişti. Bu tür buluşlar bence tarihin en hafife alınan kahramanlarıdır. Tekerleği icat eden adam kadar tanınmayabilir ama o gün milyonlarca insanın burnunu kurtarmıştır. 1784'te Benjamin Franklin bifokali geliştirdi: hem yakın hem uzak için iki farklı güç, tek cam. Franklin politikacı, mucit, devrimci ve gözlük kullanıcısıydı. Gözlük icadının dünyanın seyrini değiştiren beyinleri beslemesi, tesadüf değil sistematik bir döngüdür.

Modern gözlük camları artık polimer. Kırılma indisi 1.74'e kadar çıkabiliyor — bu demek oluyor ki aynı düzeltici gücü çok daha ince bir camla sağlamak mümkün. Benim on iki yaşımda taktığım kalın, ağır camlar o zamanın teknolojisiydi. Şimdikiler neredeyse kaybolacak kadar ince. Fizik aynı, malzeme farklı.İbn el-Heysem'in formülleri ise hiç değişmedi. On iki yaşındaki ben bu teknolojiyle tanışsaydım, o kalın ağır camları anlar, biraz daha az mutsuz olurdum.
Arkansas'ta bir gözlükçü bulmak, Türkiye'de bulmaktan farklı. Kasabamız küçük, seçenekler sınırlı. Ama buradaki gözlükçü yaşlı, sakin, işini hakkıyla yapan bir adam. Her yıl kontrole gittiğimde bana numaranın değişip değişmediğini söylüyor. Son birkaç yıldır değişmiyor. "Stabil" diyor. Sanki gözlerim nihayetinde kendi hâllerine razı olmuş gibi — dünya bu kadar bulanık, ben de bu kadar numara, ortada buluştuk. Bir tür sessiz anlaşma.
Çocuklarımın gözleri şimdilik iyi. Ama istatistikler endişe verici: pandemi döneminde kapalı kalan çocuklarda miyop oranları dramatik biçimde arttı. Sebep fiziksel: göz uzağa odaklanma egzersizi yapamazsa aksiyel miyopi gelişiyor — göz küresi uzuyor, ışık yanlış yere düşüyor. Çözüm basit: günde en az bir ila iki saat dışarıda olmak. Uzağa bakmak. Ufku görmek. Bunu çocuklarıma söylüyorum; çoğu zaman dinlemiyorlar. Ama bahçedeyken, sebze yetiştirirken, bahçeyi talan eden sincapla hesaplaşırken en azından gözleri uzağa bakıyor — bu da bir şey.4
Bazen sabah erkenden, henüz ev uyanmadan, kahvemi yapıp oturuyorum. Gözlüğü takıyorum, ekran açılıyor, Beyond Euclid'in yeni sayısı için notlar alıyorum. Dışarıda Arkansas karanlık, bahçe sessiz, sincap muhtemelen bir yerlerde uyuyor ve gündüz yapacağı tahribatı planlıyor. Ve o anda şunu düşünüyorum: İbn el-Heysem hapiste bir odada oturmuş, camdan süzülen ışığı incelemiş, matematik yazmış. Ben de burada, ekranın ışığında, matematik derleyip yazıyorum. Arada bin yıl var. Ama kırılma indisi aynı. Işık aynı şekilde bükülüyor. Ve burnumun üzerindeki cam, o uzun hesabın küçük ama elle tutulur meyvesi.
Gözlük basit bir nesnedir. İki cam, bir çerçeve, iki kulak. Ama içinde İbn el-Heysem'in on yıllık hapis dönemi var. Venedikli camcıların ustalığı var. Snell'in formülü var. Franklin'in bifokali var. Ve on iki yaşında bir çocuğun tahtayı ilk kez net gördüğü o an var. Bütün bunlar, her sabah yatağın kenarından aldığım o nesnenin içinde sıkışmış bekliyor.
Medeniyetin büyük bölümü, camın arkasından yazıldı.
Eğer siz de gözlük kullanıyorsanız, bir dahaki sefere takarken bir saniye durun. İçinde ne kadar tarih olduğunu düşünün. Eğer kullanmıyorsanız, numarasız çerçeve takıp dolaşmayın lütfen. Sebepler yukarıda.
— Ali
1Carruga'nın hatası sahada tekrarlanmaz — bu bir kural değil, kişisel bir karardır. Ama söz konusu ofsayt pozisyonuysa, görmenin önemi iki katına çıkar.
2İbn el-Heysem'in deli numarası yapması, tarihin en akıllıca "iş çıkış stratejisi" olarak kabul edilebilir. Modern çalışanlar not alsın. Halife'nin iş takibi sorulmaz.
3Dioptre hesabı: gözlük numaranız −3.00 ise odak uzaklığınız 1/3 ≈ 0.33 metre. Yani yaklaşık 33 santimetreden ötesini düzeltilemeden göremiyorsunuz. Bu bilgiyi öğrendiğimde hem üzüldüm hem de "en azından sayısını biliyorum" dedim. Rahat insan.
4 Sincap bu bilgiden habersizdir ve dışarıda geçirdiği vakti gözünü geliştirmek için değil, bahçeme zarar vermek için kullanmaktadır. Göz sağlığı açısından mükemmeldir. Domates sağlığı açısından felaket.
5 Bu yazı boyunca defalarca gözlüğümü sildim. Tesadüf değil.