Bisiklet: İki Tekerleğin Ağırlığı

Bir şeyin değerini kavramak için çoğu zaman onu istemeniz, elde edememek üzere beklemeniz ve nihayetinde o bekleyişin sessiz sedasız sizi daha erdemli birisine dönüştürdüğünü fark etmeniz gerekir. Ben bisiklet denen o iki tekerli, pedallı, özgürlüğü bedavaya veren aleti doksanlı yıllarda istedim — henüz hiçbir şeyin bir tuşa basmakla gelmediği, her arzunun bir miktar zamana, bir miktar şansa ve çoğunlukla biraz da haksızlığa muhtaç olduğu o çağda. O zamanlarda çocukluk bambaşka bir mekânda yaşanırdı — kapısı dışarıya açılan, sınırları anne sesinin eriştiği mesafeyle çizilen, zamanın öğleden sonranın o sararmış ışığıyla ölçüldüğü bir mekân.
Cep telefonu yoktu, internet yoktu, ekran yoktu. Sekiz bitlik Atari varsa komşunun evindeydi — ve o evde misafir olmak bile bir ayrıcalıktı, hem ev sahibinin hem de sizin taşımanız gereken bir statü. Evde sabit telefon lüks sayılırdı. Dünya fizikseldi — bilgiye ulaşmak için kütüphaneye gidilirdi, insana ulaşmak için kapısı çalınırdı, bir yere varmak için yürünürdü. Bisiklet bu fiziksel dünyanın içinde bambaşka bir şeydi: mesafeyi küçülten, zamanı genişleten, çocuğa kendi başına bir coğrafya sunan tek araç. Demokratik diyorum çünkü bisiklet zengin çocuğunu da fakir çocuğunu da aynı hızla taşırdı — pedal kimin bacağındaysa özgürlük onundu.
Bisikletli bir çocuk özgür bir çocuktu. Bunu o zaman kelimelerle ifade edemezdim ama bedenimle biliyordum. Bisiklet, ebeveyn izninin sınırlarını genişletirdi; kim binebildiyse onun sokağı büyürdü, mahallenin ötesi başlardı, şehirden bir pay alınırdı. Bisikletsiz çocuklar ise kaldırımda bekliyordu — yavaş, ayaklarıyla ölçülü bir dünyada. Belki de bu yüzden bisiklet, o dönemin en büyük hayaliydi. Oyuncak değildi, araç değildi, ulaşım değildi yalnızca. Bisiklet, çocukluk özgürlüğünün somutlaşmış haliydi.
Bisiklet bir çocuğa iki şey verirdi o yıllarda: hız ve kaybolabilme lüksü. İkisi de paha biçilmezdi.
Ben de bu özlemin içinde büyüdüm. İlk bisikletime sahip olunca onu dört kat merdivenden aşağı inip yukarı çıkarken bile hiç üşenmezdim — sırtımda taşırdım, başka türlü düşünmezdim. Lastiği patlayınca leğene su doldurup, iç lastiği daldırıp baloncukların çıktığı yeri işaretlerdim; yamayı yapardım, havayı üfler, tekrar suya sokardım. Tutmadıysa tekrar. Tuttu mu — bitmişti, hallolmuştu, kendi kendine çözülmüştü. Bu işlemi yüzlerce kez tekrarlamış biri olarak söylüyorum: o küçük gururu başka bir şey vermiyor. Bisikletini tamir edebilmek, bisikletinin sahibi olduğunu hissettirir. Tamirciye götürmek değil — kendin yapmak.
Üniversite sınavı yaklaşırken, aklımın bir köşesi hep o bisikletteydi — kazanırsam nasıl ayrılacaktım ondan? Yıllarca omuz omuza gezdiğim, lastiğini yamadığım, dört kat merdivenden sırtımda taşıdığım o eski dosttan ayrılmak, sınav kaygısının yanında ayrı bir ağırlık taşıyordu içimde. Ama kader bu derdi de elimden aldı; daha sınava girmeden, bisikletim gitmişti. Evet o ilk bisiklet — çocukluktan devşirilmiş, mahalleyi tanıyan, benim kadar yıpranan — bir kalpsizin eline geçti. Kalpsiz diyorum çünkü masum bir çocuğun bisikletini çalmak için önce o çocuğun içinde ne taşıdığını görmemek gerekir; göremiyorsa kalpsizdir, gördüğü halde çaldıysa daha da kalpsizdir. Söylenenlere göre babamın dükkanının önünden çalmışlar. Hiç kimse görmemiş, ya da görmezden gelmiş; bisikletim gitmiş, yerine o çok eski ama tanıdık boşluk hissi gelmişti.
O boşluğun üzerinden yıllar geçti. İkinci bisikletim için haftalarca dükkan dükkan dolaştım; fiyatları karşılaştırdım, para denkleştirdim, kendimle müzakere ettim. Sonunda aldım — siyah, 700c, yol bisikleti. Adını Willy Bingez koydum. Neden bu adı koyduğumu açıklamayacağım çünkü bazı adlandırmalar kişinin kendisiyle kalan, aktarılamaz bir mantığa dayanır.† İçeri aldım, kurulumunu tamamladım ve — bütün komşu kaygısını ve yetişkin onurunu bir kenara bırakarak — evin içinde bir tur attım. Salon, mutfak, koridor. Willy Bingez evini tanıyordu artık.
Kadıköy'den Nişantaşı'na, Feribot Kokusunda
Kadıköy'de yaşadığım dönemde Nişantaşı'ndaki işime bir çok sabahları vapur ve bisikletle gidiyordum. Vapur kısmını zaten herkes bilir — sabah çayı, martı sesi, Boğaz'ın üstünde beyaz köpük. Ama inişten sonraki on kilometrelik bisiklet üzerinde geçirdiğim vakit benim için asıl yolculuktu. Çünkü İstanbul, bisiklet mesafesinde bambaşka bir şehirdir: daha gürültülü, daha kokulu, daha gerçek. Camı olmayan bir gözlemevi gibi.
Bisikletle işe gittiğim her gün aynı güzergahı sürüyordum ama şehir her gün birazcık farklıydı. Kışın sisin içinde kayboluyordum, ilkbaharda ağaçlar birdenbire çiçek açıyordu ve bunu fark ediyordum çünkü bakacak zamanım vardı. Arabada veya metroda şehri göremezsiniz — arabada ayna ve cam arasındasınızdır, metroda yer altındasınızdır. Bisiklette ise şehrin içindesinizdir, tam ortasında, rüzgarla birlikte. Kalabalıkla iç içe, asfaltın nabzını koltuğunuzun altında hissederek.
Geri dönüşler ise farklıydı. Sabahları şehrin taze yüzüne bakarken de akşamları şehrin bitkin yüzünü görüyordum. Nişantaşı'nın vitrin ışıkları sönmüş, trafik çözülmüş, kaldırımlar boşalmış. On kilometre pedal çevirdiğimde, Kadıköy vapur iskelesine yorgun ama temizlenmiş bir şekilde ulaşırdım. Gün içinde biriken ne varsa — toplantının sıkışıklığı, ekranların ağırlığı, ofis havasının kapalılığı — ter olup gitmiş olurdu. Vapura binerken kendimi daha hafif hissederdim. Fiziksel olarak değil; çantam hâlâ aynı kilo, bacaklarım aşırı yorgun — ama içimden bir şeyler dökülmüş gibi yollara.
Sıkıntı Çıkıyor, Ter Dönüyor
Hayat her insanı cebren beklenmedik yerlere sürükler. Ben de insanım, haliyle bundan nasibimi aldım — İstanbul'dan çıktım, çok uzaklara düştüm; bambaşka bir şehre, bambaşka bir ritme. Orada sokaklar farklı kokar, insanlar farklı bakar, sessizlik bile farklı çöker üstünüze. İstanbul'un o gürültülü, itişip kakışan, sizi hem bunaltan hem de içine çeken kalabalığından eser yok burada. Bazen şehirler arasındaki mesafeyi kilometreyle değil, o şehrin sizi nasıl hissettirdiğiyle ölçmek gerekir — ve bu ölçüye göre ben çok uzağa geldim. Fakat şimdi de bisiklet aynı işe yarıyor. Üzerime bir ağırlık basınca — hesap kapatılamayan cinsten, ne konuşmakla ne uyumakla geçen cinsten — bisiklete biniyorum, biraz biraz İnşirah suresini okuyorum. Eve döndüğümde sırılsıklam oluyorum ama içimde hiçbir şey kalmıyor — ne o günün yorgunluğu, ne yarının kaygısı. Ter yalnızca su değil, bir şeyleri de beraberinde götürüyor.
Bu bir metafor değil. Bisiklet sürmek, özellikle uzun mesafe, düşünmeye yer bırakmayan bir ritim kurar. Bacaklar çevirirken beyin boşalır — tam olarak boşalmaz, ama o döngüsel hareketin eşliğinde düşünceler farklı bir biçime girer. Sürüyorken çözülmeyen problemlerin çözüldüğünü, ya da daha doğrusu, problemin etrafındaki gerginliğin çözüldüğünü fark edersiniz. Problem yerinde duruyordur ama siz artık onun tam üzerinde değilsinizdir.
Babalık ve Bisiklet
Aşağıda hayatımda çok değerli iki video var; her biri yirmi otuz saniyelik. İkisi de bisikletle ilgili, ikisi de aslında bisikletten çok daha fazlası.
Bazen bisiklet yalnız binilen bir şey değildir. Yeni memleketimizde en sevdiğim aktivite çocuklarımı bisikletimde gezdirmekti. Sıradan ama çok güzel sonbahar günlerinde hep bisiklete binerdik. Her zamanki gibi yapraklar kızarıp turuncuya dönmüş, hava berraklaşmış, güneş alçalmıştı. O alçalan güneş her şeyin gölgesini uzatmış, her şeyi biraz daha romantik, biraz daha mutlu kılmıştı. Bisikletim küçük bir minibüs gibiydi. Önümde oğlum, arkamda kızım. Üç yaşında oğlum, altı yaşında kızım. İkisi de sessiz, ikisi de güvende, ikisi de hiçbir şeyin farkında değil — ne yolun ne rüzgarın ne de babanın bacaklarının ne kadar yorulduğunun.
Pedalları ben çeviriyordum. Ama o an öyle hissettirmiyordu — sanki birlikte gidiyorduk, sanki ağırlıkları değil, onların mutluluğunun hafifliğiydi beni ileri taşıyan. Çimenlere baktım, gölgemizi gördüm. Bisiklet, iki çocuk, bir baba. Gölge her zaman gerçeğin daha saf halidir — rengi yoktur, ayrıntısı yoktur, yalnızca şekli vardır. Ve o şekilde biz vardık: üç gölge, aynı yöne giden.
O an için ne söylemek gerekir, bilmiyorum. Bisiklet beni çok yere götürdü — İstanbul sokaklarına, vapur iskelelerine, yeni bir şehrin yabancı caddelerine. Ama hiçbir yolculuk bu kadar az kilometre katedip bu kadar uzağa gitmedi. Camus "Mutlu olmak için çok fazla hayal gücüne ihtiyaç yoktur; yeterince dikkatli bakmak yeter" demişti. Önümde oğlum, arkamda kızım, sonbahar ağaçları yanıyor, gölgelerimiz çimlerde sürünüyor — o an dikkatli baktım ve gördüm. Pedal kimin bacağındaysa özgürlük onundur, demiştim yıllar önce kendi kendime. O gün özgürlük üçümüzündü.
2022 yazında, taşınma telaşının ortasında, garaj her yere dağılmışken oğlumun ilk bisikletini birlikte elden geçirdik. Ahşap, küçücük, henüz pedalsız bir denge bisikleti — onun Willy Bingez'i. Çömeldi yanıma, üstü çıplak, dizleri beton zeminde, elinde bir alet. Ben tekerine baktım, o da bana baktı; ben dokundum, o dokundu. Yaptığım her şeyi kopyalıyor çünkü çocuklar öyledir, gördüklerini olurlar. Lastiği yamamayı, vidayı sıkmayı, bir aletin sapından tutmayı henüz bilmiyor — ama öğrenecek, çünkü izliyor.
O an fark ettim ki yıllar önce leğene su doldurup baloncuk arayan o çocuk şimdi kendi çocuğuna aynı sessiz gururu aktarıyordu. Bisikletini tamir edebilmek, bisikletinin sahibi olmaktır demiştim. Meğer devredilebilir bir şeymiş bu — babadan oğula, elden ele, vidadan vidaya. Garaj dağınıktı, kutular üst üsteydi, hayat bir yerden bir yere taşınıyordu. Ama o köşede, o küçük ahşap bisikletin başında, hiçbir şey dağınık değildi.
† Mantıklı bisiklet isimleri yoktur. Doğru hissettiren bisiklet isimleri vardır.